Blog

Eki24

“Tanrı beni, sanata hizmet için yarattı.”

 |  Kategori: Sanat Söyleşileri  |  Yazan: Meriç Aktaş Ateş  |  Yorum: 0 yorum

Sanatı ekonomistler yönetince...

Fiyatı artan ressamlar, yatırım yapılması gereken ressamlar... Böyle bir ortamda sanat yapmanın zorluğunu, söyleşimizin son bölümünde Selçuk Kaltalıoğlu anlattı.

IV. BÖLÜM
‘Sanatçı, Galeri, Müzayede, Koleksiyoner ve Fuar Diyaloğu’

Bir sergiye gittiğim zaman yapıt fiyatları beni ilgilendirmiyor. Sanat fuarlarında çok komik durumlar yaşandı. “Fiyatı yüksek 20 ressam…”, “İzlenmesi gereken 100 ressam…”, “Fiyatı artan 10 ressam…”, “Yatırım yapılması gereken 50 ressam…” diye kitapçıklar yayınladılar.

Böyle bir şey yok, sanatta…

Türkiye’deki sanatı ekonomistler yürütürse böyle problemler çıkıyor ortaya. Ama ben halen galericilerin, sanat tarihçi ve sanat yönetimi mezunu olan arkadaşların olması taraftarıyım. Bu işin ticari boyutu var, tamam. Ama fiyatların bu denli resmin önüne geçmiş olması benim algımın dışında. Benim için bir eserin 10 bin ile 100 bin lira olması fark etmiyor. Önemli olan estetik üzerine sanat sohbetleri yapabilmek. Kurgusu üzerine, sanatçının yaşam biçimine, plastik yansımasına, dünyaya bakış açısına, eserin rengine, kompozisyonuna, oradaki yaratma duygusuna, heyecanına dair konuşacaksak konuşalım. Ama resminde ne olduğu bile bilinmeden cm.sine göre fiyatı konuşuluyorsa ben burada yokum, olmayacağım da. O şu anda, galerilerin çoğu, sanat dergileri bu noktaya gelmiş durumda. Kimse resmi ya da estetik kaygıyı dile getirmiyor. Ressamın yaptığı değişimlerin konuşulması lazım. Ben bu ortam karşısında şaşırıyorum. Mesela Adem Genç; yuvarlak, silindir formları kullanıyordu. Bakıyorsunuz son 1,5 senedir bu formları parçaladı, daha dağınık formlar kullandı. Adına da “Dağınık Nizam” dedi ve kendi formlarında bir farklılık yarattı. Bunu konuşalım. Adem Genç’in metre karesini konuşmayalım. Bubi’nin yeni formlarındaki kurgu değişikliğini, yeni renk katmış olmasını, eserlerindeki 3. boyutun bize ne getirdiğini veya yeni bir algıya sebebiyet verdi mi, onun estetik algısı üzerine konuşalım. Ömer Uluç’un 3 boyutlu işlerinin estetik algısı ne boyuttaydı? Heykel olarak mı, çağdaş sanat objesi olarak mı değerlendirilmeli? ‘Bu eseri duralit, bu eseri tuval üzeridir. Duralit üzeri para etmez, tuval üzeri para eder’ diye konuşuluyor. Ömer Uluç’un resminin üstüne kimse konuşmuyor. Üstünde ne resmi var, figürü yalın mı anlatmış; konuşulmuyor.
Bir eserin malzemesinin değerinin anlamı nedir? Ben de, bunu anlamıyorum. O yüzden bu işlerde “ben yokum” diyorum. Listeler yayınlanmasına şiddetle karşıyım.

Fuara gidiyorsunuz basın açıklaması aynen şu şekilde; “25 milyon dolarlık satış bekliyoruz.” Fuar bitiyor, komite açıklama yapıyor; Beklentimizin çok üzerinde satış oldu. 45 milyon dolarlık satışa ulaştık.”

Fuara neden gidilir?

Fuara yeni bir sunuş için giderim. Çünkü sanatçı orada eserleri ile yeni bir manifesto verir. En yeni 5 işini getirerek, ‘ Ben bunu yapıyorum’ diyebildiği sanat alanıdır fuar.

Ama şu andaki fuara katılma mantığı “Nasıl para kazanabiliriz?” şeklinde. Stantların metrekare ücretlerinin çok yüksek olduğu, sanatın değeri ile değil maddi gücünün yüksek olması ile orantılı sergileme alanları olduğunu görüyoruz.

Sanat galerisi ile neden çalışılır?

Sanat galerisi sanatçıyı keşfeder ve onu her sanat organizasyonuna taşır. Eserini satsa da satmasa da sanatçısına sahip çıkan ve fiyat politikasını belirleyen kurumdur.

Her sene galeri sayısı hızlı bir şekilde artmaya başladı. Bu olumlu bir gelişme. Ancak sanat alt yapılarının tartışılır hale gelmesi, sanatçının ve galericinin amatörleşmesi ciddi sıkıntılar yaratabilir.

Müzayedelerin amacı nedir?

Müzayedeler ise yaşayan sanatçılardan ziyade sanat tarihinde yer almış sanatçıların eserlerinin el değiştirebildiği ikinci el piyasayı oluşturan kurumlardır.

Şu anda müzayedeler galerici, galericiler müzayedeci olmuş durumda. Sanatçısını müzayede yer aldırarak reklam yapacağını ve para kazanacağını düşünüyorlar.

Müzayedeler yaşayan ressamlar üzerine olmaz. Her şeyin bir kıstası olması gerekir. Ressamların kendilerinin de müzayedelere eser verdiğini biliyorum. Ressamlar bu gerçeği saklamaya çalışıyorlar. Ticaret Kanunu’na konulacak ek bir madde ile -son 3 yılın eserleri müzayedelerde satılmaması - belki engellenebilir. Ancak samimiyetsiz bir ortamda bu madde, ressamları yaptıkları yeni resimlere eski tarih atma durumu ile karşı karşıya getirebilir. Bu tabi hem alıcı hem de satıcı açısından güvensiz bir ortamın var olmasına neden olacaktır. Geldiğimiz noktada şunlara tanık oluyoruz; eseri ilkin sanatçının atölyesinde, 2 ay sonra müzayedede görüyorsunuz. Sanatçıya sorduğunuzda; “Eseri satmıştım, satın alıcı da gitmiş hemen müzayedeye koymuş” diyor. Hâlbuki müzayedeciye sorduğunuzda sanatçı ile anlaşma yaptığını her müzayedeye iki iş vereceğini söylüyor. Fiyatını da daha öncede belirliyorlar. Bu anlamda koleksiyonerlerin eser alırken çok dikkat etmesi gerekiyor.

Gerçek bir koleksiyoner olmak için nasıl bir süreç izlenmeli?

Haddim olmayarak söylüyorum; ben koleksiyoner mantığına inanmıyorum. Yaşadığım bir olaydan örnek vermek istiyorum burada. Yeni bir sergi hazırlıyorum. Elinde o ressamın aynı dönemine ait 25 tane resminin var olduğunu düşündüğüm sanatsevere gittim. 60 tane eseri olduğunu öğrendim. Ben bir koleksiyonerde bir ressamın 60 resminin olabileceğine inanıyorum. Ancak 60 resmin 50 - 55 tanesi son 3 - 5 yıla ait olamaz. Olsa da benim inancıma göre bu bir koleksiyon olamaz. Koleksiyonerin de bir üslubu olması, kendi üslubuna yakın beğendiği sanatçıların koleksiyonunu yapması gerekir. Ekonomik durumuna bağlı olarak 5 - 10 - 20 sanatçı belirleyebilir. Kendi kuşağından bakıyorsa eğer, sanatçı belli bir yaşı geçmiş olabilir, çok genç de olabilir. Mesela Ferruh Başağa ve Nuri İyem’den örnek verelim. Ferruh Başağa’nın koleksiyoneri olabilseydim son 10 yıllık döneminde yelkenlilerden çıkan soyut leke formunun en iyi 10 tablosunu, ‘Yelkenliler Serisi’nden en iyi 5 - 6 tablosunu, bir önceki ‘Mozaik Serisi’nden, ‘Güvercinler Serisi’nden eserler almaya çalışırdım. ‘Güvercin Serisi’ni 1960’larda, 1970’lerde, 2000’lerde yapmış. Bu üç dönemden de koleksiyonuma eserleri eklemeye çalışırdım. Her koleksiyoner belirlediği ressamın kendi içerisinde retrospektifini kurduğu takdirde koleksiyoner olur. Ekonomik gücü yeter 2 ressamın eserlerini toplar. Daha güçlüdür, 20 ressamın eserlerini toplar.

Son 10 yılında Adnan Çoker’den 20 eser alsan bile Adnan Çoker koleksiyoneri değilsin. İlk soyut çalışmaları, desenleri de senin koleksiyonunda var olmalı. ‘Bubi’nin koleksiyoneriyim’ diyorsan, iplikler, kumaş dokumaları, desenleri, ev formları da koleksiyonunda olmalı. Bunun dışındakiler eser toplayıcısıdır. Aldığın eserler sadece ciddi bir miktar oluşturur. Ama koleksiyoner olamazsın.

Koleksiyoner usta sanatçıların eksik dönem eski resimlerini müzayedelerden tamamlayabilir. Ama genç sanatçıların kendisinden almalıdır. O zaman gerçek sanat piyasası oluşmaya başlayacaktır.

35 yaş altı çok yetenekli gençler var. Koleksiyoner olsam hiçbir zaman bir genç sanatçıya 1.000 – 2.000 dolar üstünde yatırım yapmam.

Müzayedelerde ise en önde alıcı, en arkada esnaf oturuyor. Arkada kimin bayrak kaldırdığını kimse görmüyor. Bu dengeler şu anda ters gidiyor. Bir süre belli kişiler hariç eserler satışa çıktığında alıcı bulamayacak. Çünkü boyası, kompozisyonu kötü birçok eser piyasada arz ediliyor.

Küratörlerin ve eleştirmenlerin yönlendirmeleri…

1950 sonrası globalleşmenin getirdiği, birilerinin birilerini mutlaka yönetmesi gerektiği gerçeği var. Hâlbuki gerçek sanatçının duruşu yönetilmeye karşı olmasıdır. Onun için bunların hepsi bizi yönlendirmeyle ilgili. Onların gözü ile bakacak, sorularımızı öyle soracak, öyle algılayacak ve öyle yaşayacağız. Ben onların bak dediği gibi bakmadım, bakmayacağım da. ‘Doğrudur, yanlıştır’ demek de doğru değil. Herkes istediğini yapmakta özgürdür. Bir süre sonra kişiler; ‘benim yaptığım yanlıştır’ deme şansına sahiptir. Sanat tarihinde; ‘keşke yapmasaydım’ diye anlatılan örneklerini de görmekteyiz. Hatta halen hayatta olan 1900’lerde doğan kuşağı sözlü tarih olarak alabilecek kişiler de var.

Onun için bundan sonraki hayatımı küçük bir kasabada geçirmeyi planlıyorum. Mimar arkadaşımla beraber o küçük Ege kasabasını plastik sanatlar ile nasıl planlarız onun üzerine çalışıyoruz. Umarım bu hayalimizi de gerçekleştirir, sizleri kasabamızda ağırlayıp, sanatı paylaşmaya devam ederiz…

“Tanrı beni, sanata hizmet için yarattı.”
Selçuk Kaltalıoğlu

Sanat Yöneticisi: Meriç Aktaş Ateş
Röportaj Tarihi: 17.08.2012, Cuma

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için