Blog

Eki18

Sanat sergilerinin varoluşu…

 |  Kategori: Sanat Söyleşileri  |  Yazan: Meriç Aktaş Ateş  |  Yorum: 0 yorum

Sanat kutularından sergilere

Meriç Aktaş Ateş'in Selçuk Kaltalıoğlu ile gerçekleştirdiği sanat söyleşileri devam ediyor.

III.BÖLÜM
Sanat sergilerinin varoluşu…

Kaltalıoğlu’nun sanat kutularından Beşiktaş Çağdaş ve Kent Belleğinin varoluşu…

Ve Orhan Peker, sanatıyla adım adım sizin hayatınızda yer aldı…
Sıtkı Erinç ve Nevzat Akoral’ın sekreteryasını yapıyordum. Yazışmalar yapıp, tabloların fotoğraflarını çekmeye gidiyorduk. O dönemde yoğun olarak Orhan Peker’in eserlerini alıyorduk. Yüksek paralar da ödenmiyordu eserler için. Kurumsal olarak biriktirmek anlamında ‘Meteksan Koleksiyonu’ oluşturuluyordu.

Resim merakım çoktu ve o dönemde önemli sayıda Orhan Peker tablosunu birebir görme şansım oldu. Bu süreçte eğitimimim resim üzerine olmasına karşın resim yapmayı bıraktım. Eğilimim de zaten daha çok sanat tarihi üzerineydi. Orhan Peker ve Avni Arbaş’ın eserlerini hayranlık ile seyreder, resimlerin karşısında durdukça kendi arkadaşlarımın ve kendi yaptığım resimlerin anlamsız olduğunu düşünerek 1985’den sonra resim yapmayı bıraktım.

Bir şey daha ilgimi çekmişti. Orhan Peker’in 150 x 150 cm boyutunda karpuz dilimi kompozisyonlu eserinde leke ve kendiliğinden fırlamış gibi duran boya. 25 yıl sonra Orhan Peker sergisini hazırlamaya başlamıştım ve çok tablo biliyordum. Hangi resmin kimde olduğunu biliyordum. Birikimim ve dokümanlarım yeterince oluşmuştu. Yıllar sonra ben bu resmi aradım. O dönemde Amelie Edgü de, Orhan Peker sergisi hazırlamıştı. Ferit Edgü, Ertan Mestçi dahil konuştuğum herkes Orhan Peker için her şeyin yapıldığını, tüm tablolarının sergilendiğini ve bana bu işi yapamayacağımı söylemişlerdi. Ama sonra ben bir şey fark ettim. Benim gördüğüm ve bildiğim Orhan Peker tablolarından İstanbul’da kimsenin haberi yoktu. Onun için, oluşturduğum Orhan Peker sergisinde sergilenen 175 eserin 100’den fazlasını Ankara’dan getirdim. Böylece sergi, diğerlerinden içerik ve etki olarak daha üst düzeye çıkmış ve beklenenin üzerinde ilgi görmesine neden olmuştu. 30 yıl sonra yerinden çıkarıp getirdiğim Orhan Peker’in ‘Aşık Veysel’ konulu portre TRT’nin düzenlediği bir yarışmada 1. lik ödülü alan yapıttır. İstanbul ilk defa bu tablo ile karşılaştı. Kendime zor görevler edinmiştim ve onları yapmıştım. Mesela Orhan Peker ile ilgili illüstrasyonları buldum. Kitabı sergilerken onun orijinal çizimlerini sergiledim. Sergiyi gezen herkes daha önce yapmış olduğu yorumları değiştirerek başarılı bir sergi olduğuna onay vermişti. Yapı Kredi Yayınları’nın basmış olduğu İspanyol defterinin orijinalini sergiledim. Bütün bunlar Orhan Peker ile ilgili birikimlerdi. 25 yıl sonra Orhan Peker sergisi olarak ortaya çıktı. Hiçbir zaman hiçbir bilgi, birikim boşa gitmez. Sadece bugün herkes ‘vaktim yok, 3 ay içinde hazırlanayım, hemen yapıp bitireyim, tüketeyim’ diye düşünüyor. Benim böyle bir üslubum yok. Ben böyle bir şeyi önemsemiyorum. Evim, aynı zamanda çalışma alanımdır. Kutularım vardır. Herhangi bir yerden bulduğum doküman bir fikir verirse bir kopyasını alır o kutunun içine atarım. O proje yapılır ya da yapılmaz, önemli olan bu değil. Ama bir gün yapılabilir de. Bugün, inancım internette çoğu dokümanın, bilginin, haberlerin yok olduğudur. Yanlış haberlerin var oluşudur. Bir yerlerden bulmuş, kesmiş, yapıştırmış Orhan Peker resmidir diyor. Hiçbir sorgu, sual olmadan internetteki her şey doğrudur mantığı hakim olmuş.

Mesela Denizcilik Müsteşarlık arşivindeki araştırmam sırasında Atatürk’ü götüren Bandırma Vapuru’nun 25 kişilik mürettebatına ulaştım. Bunların içinde aşçısının bile ismi yer alıyordu. Tarih içerisinde yer alması gerekliliği ile ben listeyi hazırladım ve bir dergiye verdim. Editörden gelen yanıt şu oldu; “ Biz bu listeyi yayınlayamayacağız. Çünkü internetteki araştırmalarımızda bu bilgileri doğrulayamadık.” Zaten bu bilgilerin internete olması mümkün değildi ki. Ben de, belgeleri ile birlikte orijinal listesi vardı. Sorun değil, onların bileceği bir durumdur diyerek internetin olumsuzlukları ile bir kez daha karşı karşıya kaldım.

Geçen sene bu konuyla birlikte Ayvalık’taki bir sempozyumda Orhan Peker’i anlattım. Benim için resim resimdir, onun küçük olması büyük olması değerini değiştirmez. Resimlerinin bazılarında yaptığı Eşek Adası yaşadığı evin tam karşısındadır. Anlattığım resim A4 boyutundadır. Mavi bir zemin üzerine, siyah leke ile ada ve üzerine bir kırmızı leke ile resmi tamamlamıştır. Resim bu kadar kolay mı? Resim bu kadar zor mu? Bana göre Orhan Peker’in eserlerinden en iyilerinden bir tanesidir bu resim. Bunları bir gün yazacağım. Orhan Peker en iyi atlarını Ayvalık’ta yapmıştır. Çünkü Ayvalık’ta yaşadığı yerin karşısında resimlerinin aynısı olan yolu, at arabasını ve çeken yorgun atları görürsünüz. Halen orada durmaktadır, abartısız, zayıf, çelimsiz atlar. En verimli çağı da, Ayvalık’ta geçmiştir ama Ayvalık bunun farkında değil.

Kavaklıdere Sanat Galerisi’ni yeni bir misyonla kurma nedeniniz de sanata farklı bir pencereden bakabilmenizin getirdiği bir cesaretti…

Meteksan’da bu işe merak sardım ve resim almaya başladım. Küçük desenlerin de yer aldığı yaklaşık 500 adet resim var, bende. Abidin Dino’nun özgün baskısının da yer aldığı koleksiyonumda her bir eserin ayrı değeri ve anısı var. Merhum Yılmaz Gürsoy sanat kişiliği ile Meteksan’da çok önemli bir yer teşkil ediyordu. Onun koleksiyonunu şu anda çocukları muhafaza ediyorlar. 100 adet Avni Arbaş, Orhan Peker ve Abidin Dino eseri olan ve bugün ki koleksiyon mantığı dışında oluşturulmuş iyi bir koleksiyondur. Bugün sanatseverler eserin içeriğini değil ebadını dikkate alıyorlar.

1990’ların başında Meteksan’dan ayrılmış, matbaacılık yapıyordum ve iyi para kazanıyordum. Kendi kuşağımın – Gazi Öğretmen Meslek Okulu’nun ilk mezunları- sergi açmak için mekan aradığını fark ettim. Onların resimleri farklıydı ve sergi açamıyorlardı. O zaman, Ankara’da tüm galerilerin katalog ve davetiyelerini basıyordum. Bu sayede çok resim sahibi oldum. Arkadaşlarımın ihtiyacına cevap verebilmek için önerim şöyleydi; “Hep beraber bir mekan tutalım. Zaten 20 - 30 kişisiniz. 3 senelik program tamamlanmış olur. Herkes kendi sergisini finanse eder, mekanın da kirası çıkar” dedim. 250 metrekare Ankara’nın göbeğinde oldukça pahalı bir galeri mekanı tuttum. Ama işler ve ekonomi iyi olduğu için parayı düşünmüyor, yönetimini arkadaşlar yapsın, sergilerini hazırlasın, bana karşılığında resim versin, diyordum. Koordine olunamadı ve iş bana kaldı. 6 sene boyunca galerici olarak sanatsal faaliyetlerde bulundum. Satış olmayan sergiler de düzenledim.

Devletin düzenlediği Uluslararası Eksupris Yarışması vardı. “Nazım 100 Yaşında” diye. O dönemde DSP hükümeti düştü ve yerine AKP hükümeti kuruldu. O zamanın Kültür Bakanı Erkan Mumcu “Bu devletin bir lirasını vatan haini için harcattırmam” deyip sponsorluktan çekildi. Ben bu sergiyi Ankara’da üstlendim. İstanbul’da da Karşı Sanat üstlendi. Ankara için normaldi, çünkü param vardı ve istediğim sergiyi yapıyordum. Bir başka satışsız sergide Cumhuriyet döneminde Ankara’dan Almanya’ya giden ilk kişiyi ve eserlerini buldum. Ferit Apa 100 yaşındaydı. Bazı sergilerde para da kazandım.

Kendi iş çevremden çok sayıda koleksiyoner yarattım. Onlara resmi sevdirdim. Dostlarımdı. İçlerinde halen almaya devam eden de var. Nuri Abaç, Orhan Peker eserleri aldırdım. Para sıkıntım olmadığı için inanmadığım hiçbir eseri satmadım. Galeride çalışan yardımcım Özlem bile sanatı o kadar sevdi ki daha sonra Hacettepe Güzel Sanatlar’ı bitirdi. Türkiye’de 1997 – 1998’de ilk Çinli ressamın sergisini açtım. Adı Yan Hu idi. Vergi ödemelerinin resim değerinin çok üstünde çıkması nedeni ile eserlerin yarısını gümrükten çıkartabildik. Diğer yarısının iadesini istedik. Mesela Belçikalı sanatçı Martin R. Baeyens ve İtalyan Tommaso Pierozzi’nin de ilk sergisini Ankara’da ben açtım.

O dönemde fuarlarda başladı. Ankara’dan Kavaklıdere Sanat Galerisi olarak İstanbul Tüyap Sanat Fuarı’na Ankaralı sanatçıları ücretsiz getiriyordum. Hayati Misman, Zafer Gençaydın, Mürşide İçmeli bu sanatçılardan birkaçıdır. Sonra Ankara fuarları başladı. Kuruluş aşamasında ciddi bir katılımcı olarak çok uğraştım. Sanatın her alanını saran algı bozulması Çağsav’ın izlediği stratejide de var oldu. Bir kente bilinçli ya da bilinçsiz plastik sanatlar için bu kadar zarar başka hiçbir şekilde verilemezdi. Popüler kültürün etkisiyle amatörleri de dahil edip, gözle görülür bir oranda çoğaltmaya başlarsanız kurumun hızlı bir şekilde bozulmasına neden olursunuz. Aynı sorun burada Tüyap ve Art Bosphorus Sanat Fuarı’nda da yaşandı. Son 3 senedir Ümit İyem ve Denizhan Özer sayesinde fuarlar organizasyonlarını toparladı.

İstanbul’a geldiğinizde Ortaköy’de özel sektör galericiliğini, Akatlar’da devlet mantığı ile sanata destekli Beşiktaş Çağdaş Merkezi’ni birlikte yürüttünüz…

2000’li yıllarda Ankara’dan Beşiktaş Kulübü’ne gelip resim sevdirmeye çalışıp, eserleri mutlaka almalısınız diye satıyordum. Daha sonra beni buraya Beşiktaş Çağdaş’ın yönetimine davet ettiler. Hiçbir şartım olmadan geldim. 2 sene boyunca Ortaköy Sanat Galerisi’ni işlettim. Orada özel sektörün galeri mantığının aynısı işliyordu. Beşiktaş Çağdaş ise devletin yapması gereken şeyi yani özel sektörün yapamadığını yapabilecek bir kurumdu. Satış olmadan, tamamen itibar amaçlı, halktan aldığınızı halka verdiğimiz bir sistem oluşturmuştuk. Stratejimiz senede 4 sergi ve Beşiktaş’taki sanat galerilerini desteklemek amaçlı gerçekleştireceğimiz bir ücretsiz sanat fuarı düzenlemekti. Sergi programı; Cumhuriyet’in ilk döneminden şu anda yaşamayan sanatçılarımız, uluslararası sanat etkinliği, ‘50. Sanat Yılı’nı geride bırakan sanatçıların retrospektif sergisi, genç ressamlardan oluşan proje sergileri ve ücretsiz sanat fuarı ‘Art Show’ olmak üzere 5 etkinlik üzerine kuruldu. Kişisel sergilerin de retrospektif olması şarttı.

Sanatçılar retrospektif sergilerini tüm dönemlerini barındıracak şekilde oluşturacaklardı. O zaman bu sergilerin bir anlamı oluyordu. Bu sanatçıları da kent belleği oluşturabilmek için daha önce katalogu olmamış sanatçılardan seçtim. Özdemir Altan, Ferrruh Başağa, Adnan Çoker, Bubi, Süleyman Saim Tekcan… Cumhuriyet döneminden Orhan Peker, Ali Avni Çelebi sergilerini hazırladım. Sergileri koordinatör ve küratör işbirliğinde; kitapları sanatçı, sanat tarihçileri ve eleştirmen işbirliğinde hazırlayıp, tüm metinleri basılan yayınlara koymaya çalıştım.

Eserleri sergilerken retrospektif kurallarına uygun, tarih sırasına göre dizmeye çalıştım. Eğer bunu yapamıyorsam başka çözümler üreterek eserleri dönemlerine göre, tarih sırası da yoksa konu birlikleri oluşturmaya çalışarak sergiledim. Paris dönemi, kurtuluş dönemi, soyut dönemi gibi.

Bu süreç içerisinde hayalimdeki bir projeyi gerçekleştirdim. Cumhuriyet’i sanatçı tabloları ile anlattım. Bu benim kutuya attığım projelerden bir tanesiydi. Derdim çocuklardı. Ressamların gözü ile Cumhuriyet’i anlatmak istiyordum. O serginin süresi 1,5 aydı ve sonradan yetmediğini fark ettik. 3 aya çıkartmayı çok isterdim. Okullardan 50 kişilik grupları geçmemesi kaydıyla 1 saatlik geziler yaptık. Başarıya ulaşmış bir projedir. Kutudan çıkan diğer proje Orhan Peker sergisidir. Adnan Çoker sergisini ‘yapamazsın’ dediler, ama ben yılmadım. Çalışmaları 1,5 sene bir fiil sürdü. Bir kelime cevaplamak için Kadıköy’e gittiğim zaman da oldu. Hiçbir şey için üzülmedim, sıkılmadım. Sadece bir defa erteleme yapmak zorunda kaldım. Ama sonunda gerçekleştirdik sergiyi. ‘Adnan Çoker’in ismini bir sokağa vereceğiz’ dedik ve onu da yaptık. Şimdi bir tek heykelini koymak kaldı. Bu sene bitimine kadar onu da yapacağız.

Kent belleği Beşiktaş Çağdaş misyonunu tamamlıyor… Şimdi başka bir boyutta sanata destek veriyorsunuz. Sanatçıları hayatın içinden çekmeye çalıştılar siz tekrar hayatın içinde var etmeye ve bir bellek oluşturmaya çalışıyorsunuz…

‘Kent Belleği’ diye bir proje hazırlıyorum. Osman Hamdi Bey, Abbasağa doğumlu. Orada bir sokağın ismi Osman Bey’dir. Şimdi biz Ressam Osman Hamdi Bey Sokak olarak adını düzelteceğiz. Proje kapsamında, Adnan Çoker Sokağı’nın başına; ‘Adnan Çoker kimdir?’ diye yazı konulup heykeli konulacak. ‘Ömer Uluç kimdir?’ diye, yazılıp Ömer Uluç’un evinin bulunduğu sokağa rölyef yapılacak. Kuzgun Acar, İlhan Selçuk, Türkan Saylan proje kapsamındadır. Kent belleği projesi sonucunda kent kültürünü oluşturmaya çalışıyorum. Kurumsal olarak devletin yapması gerektiğini yapıyoruz. Ben bir birey olarak görevimi kalıcı hale getirmek istiyorum. Bunlar yirmi sene sonra farkına varılacak projeler. Bunları neden yaptığımı, Bubi adına hazırladığım kitabının ön sözünde Başkan adına açıklamıştım.

SANAT İÇİN ARŞİV KUTULARI VARDI. ANKARA’DAN İSTANBUL’A GETİRDİ. HEPSİNDEN DEĞİŞİK HAYATLAR ÇIKTI. ONU TÜM SANAT BİRİKİMLERİNİ HALKLA PAYLAŞMA NOKTASINA GETİRDİ.

HAFTAYA Selçuk Kaltalıoğlu söyleşisi son bölüm;
‘Sanatçı, Galeri, Müzayede, Koleksiyoner ve Fuar Diyaloğu’

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için